Cumhuriyetten Önce Cumhuriyet Düşüncesi ve Cumhuriyetçilik Akımı Var mıydı?
1870’lerin başında Avrupa’dan esen devasa bir fırtına vardı: Cumhuriyet fikri. Arka planda Osmanlı İmparatorluğu, asırlık gövdesiyle sakin ve heybetli durmaya çalışıyordu. Ön planda ise Fransız İhtilali’nin hırçın dalgaları, dünyadaki tüm monarşileri yutmak üzere yükseliyordu.
Bu fikirlerin bizim kıyılarımıza çarptığı dönemde, Osmanlı aydınları aslında o koca dalgayı gördüler. Ama dalganın ne olduğunu, üzerlerine çöktüğünde ne yapacağını tam bilemediler. Yüzyıllardır dış dünyaya kendi iç dengeleriyle kapalı yaşayan bu coğrafyada, fırtınanın adı Cumhuriyetti. Tıpkı Hokusai'nin resmindeki o küçük balıkçı tekneleri gibi, bizim koca imparatorluk ve onun entelektüelleri de bu devasa dalganın karşısında küçük bir meşrutiyet sandalına sığınarak hayatta kalmaya çalışıyorlardı.
Gerçekten de bu Cumhuriyet dalgası, bizim kıyılarımıza vurmadan çok önce, aydınlarımızın uykularını kaçıran o büyük korkuydu.
Mesela Ziya Paşa, 1870 yılında İsviçre’nin Cenevre kentine gittiğinde o dalgayı çok yakından gördü. Yazdığı yazılarda oradaki eşitliği, özgürlüğü ve padişahsız yönetimi öve öve bitiremedi. Ama o dalganın bizim toprakları yutmasından o da çekiniyordu. Nitekim hürriyet şairimiz Namık Kemal, bu dalgayı görünce adeta dehşete düşmüştü. Arkadaşı Ahmet Mithat Efendi’ye yazdığı mektuplarda açık açık "Benim kesinlikle cumhuriyet kurmak gibi bir niyetim yok" diyerek geri adım atıyordu. Hatta ona göre bu fikir bizim için tam bir felaketti; kendi kelimeleriyle "cumhuriyet bizi batırır" diyordu"
Namık Kemal’in bu kadar korkmasının arkasında, o küçük teknedeki insanın fırtınayı izlemesindeki o çaresizlik vardı. Fransa’yı izliyorlardı; ihtilalden sonra o koca ülkenin nasıl kaosa sürüklendiğini, insanların birbirini nasıl yediğini görüp ürküyorlardı. Amerika bir cumhuriyetti ama o günün şartlarında bizim için bir örnek olamazdı. Bu yüzden padişahı tamamen yok etmek yerine, padişah yerinde kalsın ama yanına bir meclis kurup devlet işlerini danışarak yürütme fikrine sıkı sıkıya sarıldılar.
Bir de işin görünmeyen derin akıntıları vardı tabii. Padişah aynı zamanda halifeydi. Din ve devlet halkın gözünde öyle iç içe geçmişti ki, padişahsız bir yönetim hayal etmek toplumun kutsallarına savaş açmak gibi algılanıyordu. Üstelik doğrudan hanedanı hedef almak demek, vatan haini damgası yiyip kellenin gitmesi demekti; kimse bu riski göze almak istemiyordu.
Zaman geçti, takvimler değişti ama o korku hep baki kaldı. En radikal, en devrimci bildiğimiz Jön Türkler ve İttihatçılar dönemi geldiğinde bile kimse o dalgaya yelken açamadı. Ahmet Rıza gibi dönemin en sert muhaliflerinin yazılarında bile "cumhuriyet" kelimesini arasanız bulamazdınız. Onlar da meclisi korumaya çalışarak fırtınadan kaçınmaya çalıştılar.
Milli Mücadele yıllarında bile bu konu öyle bir tabuydu ki, Ankara’daki hükümete muhalif olanlar sürekli "Bunların asıl amacı padişahlığı yıkıp cumhuriyet kurmak" diye propaganda yapıyor, bizimkiler de halk bölünmesin diye "Hayır, bizim tek amacımız saltanatı ve hilafeti kurtarmak" diyerek kendilerini savunmak zorunda kalıyorlardı.
Mustafa Kemal bile bu planını son saniyeye kadar çok sıkı bir sır gibi sakladı. İlk defa 1923’ün şubat ayında gazetecilere bu kelimeyi fısıldadı. Ve dalga nihayet kıyıya vurup cumhuriyet ilan edildiğinde bile, arkasında derin bir sessizlik, şaşkınlık ve büyük tartışmalar bıraktı.
Tıpkı Amiral Perry’nin gemilerinin Tokyo Körfezi’ne girip Japonya’yı zorla açması gibi o kaçınılmaz modernleşme ve cumhuriyet dalgası da en sonunda bizim kıyılarımıza ulaştı. Aydınlarımızın yıllarca bizi batırır diye korktuğu o hırçın dalga, aslında kaçınılmaz sonumuz ve yepyeni başlangıcımız oldu.
Cemil Koçak'ın, Türkiye Günlüğü Dergisi'nin 170. sayısında (Temmuz-Ağustos) yayımlanan "Cumhuriyetten Önce Cumhuriyet Düşüncesi ve Cumhuriyetçilik Akımı Var mıydı?" başlıklı yazısından derlenmiştir.
Yorumlar